İş için yurtdışında olup hafta sonu otel odasında uyandın mı hiç? Dışarıda koca bir şehir var ama senin içinde bir boşluk var. Şimdi sana şunu göstereceğim: O boşluğu “kayıp zaman” olmaktan çıkarıp, iki saatliğine küçük bir atölyeye çevirebilirsin. Üstelik büyük motivasyonlara gerek yok; bir sayfa ve üç cümleyle başlıyor.
İş seyahati dışarıdan parlak duruyor ama içeriden başka bir şey taşıyor. Hafta içi en azından işin akışı var; toplantılar, teslimler, bir tempo. Hafta sonu gelince o tempo kesiliyor ve insanın kafası daha fazla konuşmaya başlıyor. Benim en zorlandığım anlar, sabahın ilk dakikalarıydı. Kahvaltıya iniyorsun, insanlar planlı, sen plansız. “Tamam, şimdi ne yapacağım?” sorusu kafanın içinde dönüyor.
Ben bu soruyu uzun süre “sıkıldım” diye okudum. O yüzden de iki otomatik refleksim vardı. Birincisi telefon. İkincisi kendimi dışarı atmak. İkisi de günü kurtarıyor gibi yapıyor ama gün bitince elinde kalan şey yorgunluk oluyor. Aslında mesele sıkılmak değil. Mesele, yalnızlığın yönsüz kalması.
Yalnızlık iki tarafa gider. Ya seni dağıtır ya seni toplar. Ve bunu belirleyen şey, içine koyduğun küçük bir çıkış yolu. Benim iki çıkış yolum var: kitap ve notlar.
Kitap kısmı basit ama etkili. Çünkü kitap, zihni tek kanala indiriyor. Gün içinde biriken gürültü, işin dili, yabancı sokakların hissi… hepsi aynı anda üstüne geliyor ya, kitap “birini seç” diyor. Bazen on sayfa bile okumuyorum; üç sayfa okuyorum, ama o üç sayfa bile zihnin ritmini değiştiriyor.
Notlar ise daha da gerçek. Hepimizin gün içinde yakaladığı ama yarım bıraktığı fikirler var. Telefonda yarım cümle, defterin kenarında iki kelime. Otel odasında o notlara dönünce şunu görüyorum: Malzeme var, form yok. Hafta sonu o formu vermek için iyi bir alan.
Burada kendime bir oyun kuruyorum aslında. Notları açıyorum; masanın başında biri varmış gibi, karşımdaki sandalyeye hayali birini oturtuyorum. Sonra başlıyorum anlatmaya: “Bak, gün içinde şuna takıldım…”
Eğer iki dakika içinde cümle dolaşıp duruyorsa, aynı yere geri dönüyorsam, konu daha bende bile net değil demektir. O an durup daha basit bir şeye çeviriyorum: “Tam olarak ne oldu? Ben bundan ne anladım? Birine tek cümleyle ne söylemek istiyorum?”
Bazen o hayali dinleyici kaşını kaldırıyor gibi geliyor. İşte o kaş kalktığında, ben de süsü püsü bırakıyorum. Konu kendi kendine sadeleşiyor. Çünkü fark ediyorum: Mesele daha çok anlatmak değil; doğru yerden başlamak.
Bir de şunu ekledim: Bitirmek zorunda değilim. Bu bence iş seyahatindeki yalnızlığın en büyük tuzağı. “Madem boş vaktim var, büyük bir şey çıkarmalıyım” baskısı. O baskı gelince insan hiçbir şey yapmıyor. O yüzden hedefi küçülttüm. Bir sayfa. Üç cümle. Yirmi dakika.
Yalnızlığın duygusal tarafını da atlamayayım. Otel odasında kalınca kafanın içi daha çok konuşuyor. “Niye bu kadar çalışıyorum?”, “Ben neyi erteliyorum?”, “Bu tempo nereye gidiyor?” Eskiden bu sorulardan kaçıyordum. Şimdi bazen bilerek 10 dakika hiçbir şey yapmadan oturuyorum. İlk dakikalar huzursuz. Sonra zihin yavaşlıyor. O yavaşlıkta daha gerçek bir cümle çıkıyor. Ve o cümle, haftanın geri kalanını bile toparlayabiliyor.
William James’in bir cümlesi var, bende uzun süre kaldı: “Deneyimim, dikkat etmeyi seçtiğim şeydir.” İş seyahatinde de mesele aslında bu galiba: Dikkatini ekrana mı vereceksin, yoksa kendine mi?
Bir sonraki iş seyahatinde, hafta sonu sabahında, telefonu otomatik eline almadan önce bir dakika dur. Odaya bak. Masaya bak. Pencereye bak. Sonra kendine küçük bir cümle söyle: “Bu odayı iki saatliğine atölye yapacağım.” Kitabı aç ya da notlarını. Sadece bir sayfa, sadece üç cümle. Bugün yapacağın tek şey bu olsun.













































