İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Farkında değil misiniz? Yıllardır zaten “karantina”dayız!

http://www.mustafakurt.net/

Kalıpları kırmak oldukça zordur. Çoğumuz alışkanlıklarımızı değiştirmek istediğimizi söylüyoruz. Telefon ve ekran bağımlılığından kurtulmayı hepimiz istiyoruz ama bunun çaresini de yine ekranlardan arıyoruz. Hadi itiraf edin, en son başladığınız diyet kaç gün sürdü? Ya da başladığınız sporu düzenli olarak kaç gün devam edebildiniz? Kişi kendine her zaman değişeceğini söyler ama değişim gerçekten zor ve sancılı bir süreçtir.

Mevcut anın ilginç olması işte bu yüzden çok önemli. Bir an için ölümü, hastalığı, korkuyu ve ekonomik sıkıntıları bir kenara bırakın. Bize ekranlardan neler söylendi; “evlerinizden çıkmayın”, işyerimize gittiğimizde “bir süre evden çalışacağız, işe gelmeyin”, markete gittiğimizde “kapıda bekleyin, içerisi kalabalık, insanlar çıktıktan sonra sizi içeri alacağız” dediler. Yani aslında bizlere dediler ki “Değişmek zorundasınız / zorundayız”. Değişmek zorunda olduğumuz mesajı verildi bize. Zor evet ama mecburduk. Çoğu insan bu uyarılara zorda olsa uydu; Lupposuz kaldık, kütüphanelerimizin önünde Instagram canlı yayınları yaptık, Zoom programını çözdük ama evde kaldık.

Değişecek miyiz?

Bu karantina döneminde nasıl davrandığımız ve değişimimiz önümüzde ki yüzyıllarda araştırmacıları adeta büyüleyecek. Doğal bir deneye tabi tutulduk ve tutulmaya devam ediyoruz. Bu süreçte araştırmacılar acaba evde hamur mayalamanın ve ekmek yapmanın gelişiminden de bahsedecekler midir, sizce?

Peki değişmeye başladığımızı kabul ediyoruz da tüm bu süreç sona erdiğinde yani evlerimizde ki karantina bittiğinde, artık “evlerinizden çıkmayın” değil de “dışarı çıkabilirsin” denildiğinde, işyerlerimiz “bir süre evden çalışacağız, işe gelmeyin” değil de “hadi artık gelin ve ofislerimizde çalışalım” dediğinde, markete gittiğimizde “kapıda bekleyin, içerisi kalabalık, insanlar çıktıktan sonra sizi içeri alacağız” değil de kapılar sonuna kadar açık olduğunda nasıl davranacağız. İşe gidip gelirken geçen yoldaki o en az iki saat veya AVM’lere gidip dolaşmalarımız bize yeniden normal görünmeye başlayacak mı? Yoksa varoluşumuzda ki bu garip ve ani değişim bizi dünya hakkında farklı düşünmeye ve farklı davranmaya itecek mi, ne dersiniz?

Küresel ısınmaya sebep olan davranışlarımıza bağlı kalacak mıyız yoksa yeni arayışlara yelken açacak mıyız?

Bence bu süreçte kazandığımız alışkanlıklar daha öncesinde şikâyet ettiğimiz ama kaçınılmaz şekilde bizleri de rüzgârında savuran ekran bağımlılığımızı arttırdı.

Büyük bir olasılıkla tüm bu süreç tamamlandığında dünya daha da kötü bir hal alacak. İyileşme arayışında olan ülkeler fosil yakıt endüstrisini desteklemeye çalışarak günü kurtarmaya çalışabilir. Çünkü en kısa vadede yapılabilecek, en kurtarıcı hareketin bu olduğuna “alışkınlar”.

Sosyal mesafeye zaten yıllardır alışkınız değil miyiz?

Biz insanlar ise zaten pandemiden çokça zaman önce sosyal mesafeye uymaya başlamıştık. Çocuklarımızdan şikâyet ediyorduk başlarda, “odasına giriyor açıyor bilgisayarını ve sürekli oyun oynuyor, internette geziniyor” diye, öyle değil mi? Sonraları kendimizden şikâyet etmeye başladık, “ya bu telefona çok bakıyorum, bir şekilde kurtulmalıyım” diye. Hatta bu şikâyetimize çareyi yine bu ekranlarda arar olduk. Faydalı olduğunu düşündüğümüz aplikasyonlar indirdik “Store”lardan. Sosyal mesafe böylelikle beyinlerimizde çoktan yaşanmaya başlamıştı. Size bir örnek daha vereyim mi? Apartmanda yaşıyorsanız binanızda ki komşularınızın tamamının ne iş yaptıklarını veya onlar hakkında neler biliyorsunuz, düşündünüz mü hiç? İsimlerini de bina girişinde ki aybaşında gelen faturalardan fark ediyorsunuz itiraf edin. Bina girişinde komşumuzla karşılaştığımızda aman virüs bulaştırmayalım diye “günaydın”, “selam abi nasılsın” vb sözleri bile söylemez olmadık mı? Bundan güzel sosyal mesafe mi olur?

Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre 1970 yılından bu yana Amerika’da ki evlerin boyutları büyüse de içlerinde yaşayan insanların ortalama sayısı 10 kişiden 2 kişiye düşmüş durumda. Komşularını ziyaret eden insan sayısı da aynı yıllara göre üçte birden beşte bire düşmüş durumdaymış. Ülkemiz içinde bu rakamların geçerli olduğunu varsaysam, hayalperest biriymişim gibi düşünmezsiniz değil mi? Öyle mi düşünüyorsunuz, o zaman size soru; en son ne zaman ailecek binanızda ki bir komşunuza çay içmeye gittiniz!

Sonra da gençlerden şikâyet ediyoruz, sokağa çıkıp oynamıyorlar, insan yüzü görmüyorlar diye. Aslında biraz haklılık payımız var çünkü yine araştırma sonuçlarına göre arkadaşlarıyla her gün yüz yüze bir araya gelen gençlerin sayısı 2010’dan 2015’e kadar yüzde 40 azalmış durumda. Ama bizlerde gençlerden farklı değiliz.

http://www.mustafakurt.net/

Rakamlar yalan söylemez

Daha mutlu olabiliriz düşüncesiyle bu yeni alışkanlıkları edindik ama ya peki bu yeni alışkanlıklar bizi mutlu etti mi? Pek sayılmaz. Dünyada yapılan genel yaşam memnuniyeti anketleri sonuçlarına göre mutluluk seviyelerinin tüm dünyada düşmeye devam etmekte olduğu görülüyor.

Bizler yalnız yaşamak için yaratılmış, sosyal mesafe insanları değiliz. Robert Putnam’ın bir gruba dâhil olan insanların ölme riskinin yalnız yaşayanlara göre yarı yarıya az olduğunu ortaya koyduğu tespiti neredeyse yirmi yıldan fazla zaman önceydi. O zamandan bu zamana bilim adamları yalnızlığın tehlikeleri hakkında sayısız veriler ortaya koydular.

Güncel ve somut örnekler mi verelim? Peki; Sosyal medyayı yoğun kullanan sekizinci sınıf öğrencileri arasında depresyon riskinin yüzde 27 arttığı kulağa nasıl geliyor. Daha çarpıcı bir araştırma sonucu da 1997 yılı Carnegie Mellon’dan; deneklerin burunlarından zayıf hastalık yapıcı virüsler püskürtülüyor. Kimler gerçekten hasta oluyor dersiniz? Evet, doğru tahmin; daha az arkadaşı olanlar ve arkadaşlarıyla yüz yüze görüşmeyenler.

Bu değişiklikler yavaşça ve bizler fark etmeden geldi. Ekranlarda yaşamak klasik kurbağa kavanozu hikayesine çok benziyordu, çünkü yavaş yavaş bilgisayarlardan telefonlara geçerek hayatımızın çoğunu avucumuzun içinde tutmaya kadar ilerledik. Korona virüs karantinası, parlak mavi gökyüzünden korkunç bir yıldırım darbesi gibi geldi. Bir gün Avustralya’da ki yangını görüyor ve tüm dünya endişeleniyorduk ya da insanların endişe ettiği milyonlarca şeyden aynı anda endişe ediyorduk ve ertesi gün hepimiz aynı şeyi düşünüyorduk. Ama hayatımıza kaldığımız yerden de devam edebiliyorduk.

Belki karantina sonrası, Şubat ayında olduğu gibi “normal” e dönmek istemeyeceğiz. Belki de, varlığımızın çoğunda türümüzü tanımlayan normale dönmek isteyeceğiz: Birbirimizle ve doğal dünyayla temas etme arzusu duyacağız.

http://www.mustafakurt.net/

Şükretmeyi öğrendik (mi?)

Ancak nihayet karantinadan çıktığımızda, yapacaklarımızdan ben yine de umutluyum, geçtiğimiz yıllarda ve özellikle de son yıllarda zevk almayı reddettiğimiz şeylerden haz alarak, şükredeceğimizi düşünüyorum. Parkta akşamüstü bir yürüyüş, arkadaşlarla basit bir akşam yemeği, muhtaç olmasa da komşuya ikram edilecek bir tabak yemek, işyerinden çıkarken arkadaşlara iyi akşamlar dilemek ve daha birçoğu. Halbuki bize yıllarca tüketimin bizleri mutlu edeceği ve yaşamak için tüketmemiz gerektiği pompalandı – ve sonunda bunu kendimize bizler söyler hale geldik. (İlk önce AVM’lerin açılması buna en büyük örnek.)

İklim kriziyle başa çıkacaksak, daha mutlu olmayı istiyorsak, eski normalimize dönmek istemiyorsak; yapmamız gereken ilk şey, tüketici alışkanlıklarımızı değiştirmektir.

Yapılması gereken yakınımızda ki parkta bir yürüyüş, dünyanın diğer tarafına bir uçuş değil.

Telefon uzaklardaki insanlarla iletişim içindir, oyun oynamak veya vakit öldürmek için değil.

Bu yazı podcastte 3. bölüm olarak yer almaktadır. Dinlemek için aşağıdaki oynatıcı kullanabilir veya Spotify'den takibe alabilirsiniz.

İlk yorum yapan siz olun

Sen ne düşünüyorsun?

%d blogcu bunu beğendi: