İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Neden Bazı İnsanlarla Birkaç Dakikada Gerçekten Anlaşabiliyoruz?

Bazı insanlarla on dakika konuşup, sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi bir yere varabiliyoruz. Sonra aynı gün içinde, aynı ofiste yıllardır gördüğümüz biriyle iki saat konuşup, yine “ne demek istedi şimdi?” diye eve dönüyoruz. Ben bu farkı eskiden karakter meselesi sanıyordum. “Bazıları net, bazıları karmaşık” gibi. Sonra fark ettim ki mesele çoğu zaman kişinin kendisi değil; konuşmanın içinde açılan küçük bir kapı.

O kapı da genelde iki şeyden açılıyor: küçücük bir duygusal risk ve o riski taşıyacak kadar kelime.

Küçük risk dediğim şey, büyük açıklamalar değil. “Bugün biraz gerginim” demek mesela. “Bunu duyunca içim sıkıştı” demek. “Şu an savunmaya geçtim, o yüzden sert konuşuyor olabilirim” demek. Bunlar kulağa basit geliyor, biliyorum. Ama işin garip tarafı, insanın zihni o basit cümleleri bile pahalıya satıyor. Çünkü risk var içinde: reddedilmek, yanlış anlaşılmak, zayıf görünmek.

Risk alınmadığında konuşma yüzeyde kalıyor. Ortak konular konuşuluyor, aynı projeler konuşuluyor, hatta bazen aynı şakalara gülünüyor. Ama temas yok. Temasın olmadığı yerde de “anlamak” bir süre sonra tahmine dönüşüyor. Tahmin arttıkça, yorgunluk da artıyor.

İkinci mesele, kelime. Bazı insanların duygusu var ama adı yok. Kırgınlığı soğukluk olarak yaşıyor, kaygıyı kontrol çabası olarak yaşıyor, utancı küçümseme gibi yaşıyor. Duygunun adı olmayınca, davranış konuşuyor. Sen de davranışı okuyup duruyorsun: “Niye böyle yaptı?” “Niye şimdi sustu?” “Niye bir anda sertleşti?” Çoğu zaman ortada gizemli bir kişilik yok; adı konmamış bir duygu var.

Ben bu noktada kendime iki küçük alışkanlık ekledim. İlki, yanlış anladığımı erkenden kabul etmek. Bir konuşmanın ortasında, özellikle gerilim yükseliyorsa, “Ben bunu böyle anladım, doğru mu?” diye soruyorum. Bu soru, kimseyi köşeye sıkıştırmıyor. Ama aynı anda konuşmanın sisini azaltıyor. Çünkü insanlar genelde yanlış anlaşılınca “düzeltmek” için değil, “kopmak” için susuyor.

İkincisi, çözüm üretmeyi geciktirmek. Bunu ilk denediğimde zorlandım. İnsanın aklı, özellikle sevdikleri söz konusuysa, hemen tamir moduna geçiyor. Ama bir süre kendimi tuttum: on dakika boyunca, ne öneri, ne reçete. Sadece dinlemek. Garip bir şekilde, o on dakika bazen yılların gerginliğini düşürüyor. Çünkü karşındaki insan ilk defa “biri beni düzeltmeden dinliyor” duygusunu tadıyor.

Bir de üçüncü bir cümle var ki, konuşmayı taşıyor: “Sence burada asıl mesele ne?” Bu soru, olayı değil niyeti konuşmaya çağırıyor. “Şunu yaptın” değil, “neden yaptın” da değil; “bunu yapmana sebep olan şey neydi?” gibi bir yere geliyor. İnsanlar orada ya yumuşuyor ya da ilk defa kendini görüyor.

İletişimin bu tarafı, bence bir beceriden çok bir ritim. Birinin cümlesine hemen cevap vermek değil; cümlenin arkasındaki duyguyu yakalamak. Bir konuşmayı hızlandırmak değil; gerektiğinde yavaşlatmak.

Kemal Sayar’ın “Yavaşla – Bu Dünyadan Bir Defa Geçeceksin” kitabında, insanın kendini ve karşısındakini duyabilmesi için bazen tempo düşürmesi gerektiğini hatırlatan bir çizgi vardı. Ben onu okurken şunu not etmiştim: Konuşma çoğu zaman bilgi alışverişi değil, güven alışverişi. Güven de hızlı cümlelerle değil, yavaş ve sahici temasla kuruluyor.

O yüzden bugün benim için mesele şu: Bir konuşmayı “daha iyi” yapmak değil, “daha gerçek” yapmak. Çünkü gerçek olduğunda, anlaşma ihtimali artıyor. Yüzeyde kalmadığında, on dakika bazen yetiyor.

İlk yorum yapan siz olun

Düşüncelerin benim için önemli...

Mustafa Kurt sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin