İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Birbirimize Söyleyemediğimiz Onca Şey

Bu yıl izlediğim en güzel kitaplardan biriydi. Evet izledim diyorum çünkü kitap adeta bir film gibi kaleme alınmış ve sayfalar ilerledikçe elinize yapışan türden. Gelin bu kitabı biraz daha yakından tanıyalım.

Düğününden birkaç gün önce, Julia babasının sekreterinden bir telefon alır. Önemli bir iş adamı olan babası Anthony Walsh törene katılamayacaktır. Her zaman mesafeli ve sorunlu bir ilişkileri olduğundan, Julia bu habere pek de şaşırmaz, ancak bu kez babasının mazereti haklıdır: Anthony Walsh ölmüştür. Bu kısımlar kitabın daha ilk sayfalarında öyle enteresan anlatılıyor ki, sayfalar ilerledikçe kitabın parmaklarınıza yapıştığını hissedebilirsiniz. Belki de bir kız babası olduğum için kızının düğününü göremeyecek olan Bay Walsh’un yerine kendimi koyduğum için etkilenmiş ve Julia’yı kızım gibi görmüş de olabilirim. Baba olunca anlarsınız.

Cenazenin ertesinde Julia’yı bekleyen bir sürpriz daha vardır. O güne kadarki en tuhaf seyahatine çıkacaktır; üstelik hiç düşünmediği biriyle ve on sekiz yıl önce kaybettiği başka birine doğru. Julia’nın, söylenememiş gerçekler, itiraf edilememiş sırlarla dolu geçmişi yaşamına yeni bir yön vermesine izin verecek midir? Babasının ve Tomas’la yarım kalan ilişkisinin açtığı yaralar onu nerelere savuracaktır?

Fransız edebiyatının yıldız yazarı Marc Levy’nin baştan sona macera, romantizm, aşk dolu bu romanı, dilimizin ucuna gelip de söyleyemediklerimizi yeniden düşündürecek ve ailenizde ki bağları daha da sıkı tutmanız için sizi cesaretlendirecek.

‘Birbirimize Söyleyemediğimiz Onca Şey’ sürprizler, macera vaat eden yolculuklar ve merak uyandırıcı hikâyelerle genç bir kadının hesaplaşmaları etrafına örülen bir uzun tretman.

Efsaneye göre, dolunayın yansıdığı bir su birikintisinin içine atlarsan, ayın ruhu seni hemen özlediklerinin yanına götürürmüş. Efsanelere pek de yer açmayan günlük hayatta ise, sevdiklerini özleyen insanlar en çok ne yapar, herkes bilir. Bir üçüncü şahıs bulup, bulamazsa yaratıp, durmadan onları konuşurlar. Bu üçüncü şahıs seanslarının en güzel yanı da sevdiklerinin adını yüksek sesle söyleyebilmektir, elbette. Peki, sarılan, şarkı söyleyen, içen ve dans eden binlerce kişi arasından insan arkadaşını nasıl bulur, bulabilir mi? “Dünya büyük, arkadaşlık ise uçsuz bucaksız” diyor Tomas, kitabın kahramanlarından biri. Tam olarak sebeplerini bilmeden sever çünkü seven insan, zamanla öğreneceğine inanarak.

“Hayatı yaşamanın iki yolu vardır: Biri hiçbir şeyin mucize olmadığını düşünmek, diğeri her şeyin mucize olduğunu düşünmek.” Marc Levy, Birbirimize Söyleyemediğimiz Onca Şey kitabını Albert Einstein’ın bu sözüyle açıyor. Bireysel meseleleri taşıyan öğelerle başlayan hikâye, an geliyor, bir kavşaktan usulca dönüyor, evrensele, her insana dokunabilecek bir yolculuğa açılıyor. Bir baba kızın ilişkilerinin ve geçmişte yarım kalmış bir aşkın peşinde, bir hafta içinde ardı ardına yapılan yolculuklar… New York, Montreal, Paris, Berlin… Aslında, evlenmek üzere olan genç kadının ölmüş babasıyla, kendisiyle, anılarıyla yaptığı hesaplaşmanın yolculuğu bu. Bir iç hesaplaşma. Barışma da denebilir, buluşma. Kahramanın anılarına, bireysel tarihine doğru yaptığı bu yolculukla, toplumsal bir tarih gezisine de çıkan yazarın, okunması kolay, hızlıca çevrilen kitap sayfaları Berlin Duvarı’na gelince, takılıyor. Dünyanın geçmişine insanlık ayıplarından biri olarak kazınmış olan Berlin Duvarı’nın yıkıldığı günlere giden sayfalar, bu duvarın ötesine, bir Amerikalı genç kız, Doğu Berlinli bir genç adam ve iki Fransız gencin gözüyle geçiyor.

Kolay okunan ilginç karakterler

Romantik komediler kolay tüketilen filmler olduğundan, çoğunlukça, romantik komedi yazmanın ve çekmenin de kolay olduğu sanılır. Oysa bu türün denklemini kurmak, mayasını tutturmak o kadar kolay değil. Genellikle “çıtlamalık” filmler olduklarından akılda kalan ve tekrar izlenmek için film oynatıcının yakınına yerleştirilen romantik komedi örnekleri pek de fazla değildir. Her yıl onlarcasının çekilmesine rağmen… İşte o akılda kalan filmlerin arasına Marc Levy’nin Keşke Gerçek Olsa adlı kitabından uyarlanan 2005 yapımı “Just Like Heaven” da alınabilir. Levy bu kitabında, film sektörünün dikkatini elbette çekecek oldukça ilginç bir konuyu, komadaki bir genç kadının ruhuyla bir genç adam arasındaki ilişkiyi irdeliyor, aşk ve hayata, birbirine tensel olarak dokunamayan iki varlık üzerinden bakıyordu.

Birbirimize Söyleyemediğimiz Onca Şey de Hollywood’un ilgisini çekecek türden. Sürprizler, macera vaat eden yolculuklar ve merak uyandırıcı hikâyelerle genç bir kadının hesaplaşmaları etrafına örülen bir uzun tretman. Kahramanlarını ve durumları pek çok yerde diyaloglara başvurarak anlatan yazar ayrıntılı bir senaryo yazmayı hedeflemiş sanki. Yoldan geçen arabaların, izlenen tv kanalının, içilen içeceklerin markasını belirtecek kadar ayrıntılı hem de. Okunan kitapları, sevilen roman kahramanlarını ya da sevilmeyen ünlüleri, hatta cep telefonlarında çalan şarkıyı diyaloglara yedirecek kadar.

Marc Levy çok okunan, kolay okunan, ilginç karakter, olay ve durumlar yaratıp olayları onların çevresine kuran bir yazar. Senaryo tekniği dilinde “çengel” de denen bu ilginçliklere ardı arkası kesilmeyen irili ufaklı çatışmalar da ekleyip okurun bir an olsun kitabı elinden bırakmasını istemeyen yazarlardan. Dışarıya çıkmayı arzu etmeyen okur sıcak koltuğuna gömülüp bir pazar gününü, hızla okunan bu kitabın sayfaları arasında film izler gibi geçirebilir.

Yararlanılan Kaynak : Nurduran Duman / Radikal Kitap Eki / 02.04.2010

Kitabın Künyesi

Birbirimize Söyleyemediğimiz Onca Şey

(Toutes ces choses qu’on ne s’est pas dites)

Marc Levy

Çevirmen : Ayça Sezen

Can Yayınları

Basım Tarihi : 02 – 2010

Sayfa Sayısı : 304

İlk yorum yapan siz olun

Sen ne düşünüyorsun?

%d blogcu bunu beğendi: