Geçen gün, bilgisayarın başında bir dosyayı açtım. İçinden bir iş çıkarmak niyetindeydim, hatta kafamda “bugün bunu da bitireyim” diye bir cümle vardı. Sonra bir mail düştü, ona cevap verdim. Ardından bir mesaj, sonra bir hatırlatma, sonra “madem açılmışken şu belgeye de bakayım” derken dosyayı kapattım. Ne yaptım? Çok şey yaptım gibi. Ama aslında hiçbir şeyi bitirmedim.
İnsanın kendine “Bugün çok yoğundum” demesi kolay. Hem de çoğu zaman doğru. Ama bazen “yoğundum” dediğimde, başka bir şeyi de sakladığımı fark ediyorum: Boşluğa tahammül edemediğimi. Boşluk gelince rahatsız olduğumu. Kafamın içi sessizleşince, sanki bir şeyler büyüyecekmiş gibi. İşin garip tarafı, bunu kendime bile itiraf etmek kolay değil. Çünkü meşguliyet, dışarıdan bakınca çalışkanlık gibi duruyor; hatta bazen başarı gibi.
“Yoğunum” Cümlesinin Altında Ne Var?
Meşguliyet bazen gerçekten hayatın dönemsel gerçeği. İş, sorumluluk, ev, ekip, yetişmesi gereken şeyler… Bunları küçümsemek değil derdim. Ama meşguliyetin başka bir yüzü var: Düşünmeyi engelleyen, hissetmeyi erteleyen, “ben kendimi sonra toparlarım” diye oyalanan yüzü.
İnsan bazen işi bitirmek için değil, bir şeyleri düşünmemek için çalışıyor. “İşim var” dediğinde, o işin içine hem haklı bir yorgunluk hem de sessiz bir kaçış karışıyor. Bir süre sonra da boş vakti ihtiyaç gibi değil, uyarı gibi algılamaya başlıyorsun. Sanki boş kalırsan, kontrol gidecek.
Bende böyle günler, genelde iki yerde patlıyor: Ya çok yüklenip bir noktada çöküyorum, ya da hiçbir şeye dokunamayacak kadar donup kalıyorum. Orta hâl, yani “yeterince çalışıp yeterince dinlenme” bölgesi… Orası bir türlü gelmiyor. Çünkü o bölge, kendiliğinden ortaya çıkmıyor; kurulması gerekiyor.
Denge Bir Nokta Değil, Mikro Ayar
Uzun süre dengeyi bir hedef sandım. Hani sanki bir gün “dengeyi bulacağım” ve her şey oturacak. Halbuki hayatın ritmi oturmuyor; dalga gibi. Bir gün yoğun, bir gün daha sakin. Bir hafta iş, bir hafta toparlama. Denge dediğimiz şey, o dalgada düşmeden yürümeyi öğrenmek gibi. Bazen öne eğiliyorsun, bazen geriye, bazen de sadece “bugün biraz yavaşlayacağım” deyip kendini topluyorsun.
Bu bakış açısı, bende suçluluğu biraz azalttı. Çünkü mesele “hep dengede olmak” değil; “dengeyi tekrar tekrar kurmak.” Burada “tekrar” kelimesi çok önemli. Çünkü insan bir gün iyi yapınca, ertesi gün de otomatik iyi yapmıyor.
Dinlenmek, Hiçbir Şey Yapmamak Değil
Benim için dinlenmenin en işe yarayan hâli, çoğu zaman kitap okurken ya da günlük tutarken zihnimin sakinleşmesi. Birkaç sayfa okumak, bir iki satır yazmak… Bunlar “boşa vakit” değil. Zihnin mesaisini bitirmeye yarayan araçlar.
Ama tam burada o tanıdık duygu geliyor: “Şimdi bunu yaparsam işim kalacak.” Sanki dinlenmek, işten çalmakmış gibi. Halbuki dinlenmedikçe iş uzuyor. Dikkatin dağılıyor, hata artıyor, bir şeyleri ikinci kez yapıyorsun. Yani dinlenmek bazen verimlilik cümlesi değil, dayanıklılık cümlesi.
Ben bunu kendime şöyle anlatıyorum: Dinlenme bir ödül değil. Bir altyapı. Altyapı olmazsa, üstüne ne koyarsan koy çökmeye başlıyor.
Benim İşe Yarayan Küçük Bir Rutin
Çok büyük planlar yapmayı seviyoruz. “Bundan sonra her şey değişecek” gibi. Ama benim işime yarayan şey daha küçük oldu.
Çalışmayı bitirirken, sadece iki dakikalık bir “kapatma ritüeli” koydum. Bilgisayarı kapatmadan önce gün boyu çay kahve içtiğim kupamı işyerindeki bulaşık makinesine koymak, son bir kez masamı toparlamak. Bazen de açık sekmeleri kapatmak. Bu kadar. Ama bu küçük hareket, beynime şunu söylüyor: “Bugün burada bitti. Yarın devam.”
Bu yapılmadığında, ben evde bile işe dönmüş gibi oluyorum. Zihin, açık sekme gibi. O yüzden “çalışmayı bırakmak” değil, “zihni kapatmak” asıl mesele.
Meşguliyetle Örttüğün Şey Ne?
Bugün kendine sadece 10 dakika ayırabilir misin? Telefonu başka odaya koy. Elinde bir kalem olsun; amaç güzel yazmak değil, amaç sakinleşmek. O 10 dakikanın sonunda kendine şunu sor: “Ben bugün neyi ertelemek için yine ‘yoğunum’ numarası yaptım?”
Cevabı bulmak zorunda değilsin. Sadece o soruyu ciddiye almak bile, dengeden yana küçük bir adım.


İlk yorum yapan siz olun