Beni o sırmalı kaftanın sıcağında boğduğunuzu, Bursa sokaklarında bağıra çağıra sattığınız o kanlı ciğerlerle öldürdüğünüzü sanıyorsunuz, değil mi? Ben, Kadı Mahmud’un tahtıydım! Onun ilmi, şöhreti, itibarı, Bursa ehlinin ona eğilen boynundaki o eşsiz gururuydum. Oysa o ne yaptı? Gitti, Üftade denen birinin kapısına yüz sürdü. Koca Kadı Mahmud’u, sırf beni ezmek, sırf benim o görkemli sesimi kısmak için sokaklarda ciğerci yaptı! Atının eyerinden inip beni çamura buladığını sandı. Ama siz ey okurlar, bu satırları okuyan zavallılar… Mahmud’un beni yendiği o destana kanıp, kendi içinizdeki “beni” göremeyecek kadar körsünüz. Ben ölmedim. Ben Mahmud’un içinden çıktım, sizin içinize girdim. Ben Ene’yim. Ben, asla susmam!

Eğer Fatih Duman’ın Ene – Sus Ey Nefsim! kitabını okumadıysanız, yukarıdaki giriş size fazla cüretkar gelmiş olabilir. Ancak eseri satır satır, kelime kelime sindirmiş biri olarak söyleyebilirim ki; bu kitabı okuduktan sonra içinizdeki o kibirli sesin tam olarak böyle konuştuğunu fark ediyorsunuz. Fatih Duman, edebiyatımızda çok az yazarın cesaret edebileceği bir işe kalkışmış ve tasavvuf tarihinin en büyük velilerinden Aziz Mahmud Hüdayi’nin tekamül yolculuğunu, onu yoldan çıkarmaya çalışan nefsinin ağzından yazmış.
Bu blog yazısı, sıradan bir kitap incelemesi değil; çünkü Ene, sıradan bir biyografik roman değil. Bu, hepimizin içindeki o gizli firavunla amansız bir yüzleşme.
Kaftanı Çıkarmak, Kibri Kusmak
Kitabı derinlemesine okuduğunuzda, meselenin sadece Bursa kadısı Mahmud’un şeyhi Üftade’ye bağlanması olmadığını anlıyorsunuz. Yazar, “makam ve mevkiden” vazgeçmenin psikolojik ağırlığını o kadar gerçekçi bir zemine oturtuyor ki, okurken nefesiniz daralıyor.
Kadı Mahmud’un o meşhur ciğer satma hadisesi, kitapta alelade bir tarihi anekdot olarak geçiştirilmiyor. O ciğerler aslında Mahmud’un kibri, sırmalı kaftanı ise egosunun zırhıdır. Nefs, her bir ciğer parçasında “Sen Bursa’nın kadısısın, bu rezillik de ne?” diye çığlık atarken, okur olarak ister istemez kendi sırmalı kaftanlarınızı, kendi “kadılıklarınızı” düşünüyorsunuz. Sahi, modern dünyadaki sırmalı kaftanlarımız olan unvanlarımızdan, sosyal medya vitrinlerimizden, “ben”liğimizden ciğer satmak uğruna vazgeçebilir miyiz?
Letafet ve Felaket Arasındaki O İnce Çizgi
Kitabın beni en çok sarsan ve okuma serüvenimi bir tefekkür seansına dönüştüren kısmı, niyetlerin sorgulanış biçimiydi. Eserde çok keskin bir ayrım var: Letafet ve Felaket.
Fatih Duman, nefsin o sinsi fısıltıları arasına şu gerçeği ustalıkla gizliyor: Bir şeyi Allah için yapmak letafettir, nefs için yapmak ise felaket. İnsan, ibadet ederken bile nefsinin oyununa gelebiliyor. Kitaptaki nefs, Mahmud’u günaha çağırarak değil, onu “kendi iyiliğiyle” gururlandırarak vurmaya çalışıyor. İşte yazarın kalemi buram buram psikolojik derinlik kokuyor. Şeytanın sağdan yaklaşması dedikleri o sinsi stratejiyi, edebiyatın en estetik haliyle okuyoruz.
Kitabı Okurken Hissettiklerim
Bir kitabı gerçekten okumak, onunla kavga etmeyi gerektirir. Ene, sizi sürekli köşeye sıkıştıran bir metin. Sayfaları çevirdikçe nefsinizin size nasıl da mantıklı, nasıl da haklı göründüğünü fark edip ürperiyorsunuz. Kadı Mahmud’un Hüdayi olma sancısı, aslında insanın insan olma sancısıdır.
Fatih Duman’ın şu sarsıcı gerçeği yüzümüze vurduğu gibi: “İnsan bazen en çok kendine yenilir.” Bizler dışarıda fethedecek kaleler, savaşacak düşmanlar ararken, asıl düşmanın kendi içimizde kurduğu tahttan habersiz yaşıyoruz.
Son Söz: Bu Kitap Kimler İçin?
Bu kitabı; bir çırpıda okunacak, heyecanlı bir tarihi kurgu arayanlar okumasın. Zira Ene, ağır ağır, duraklayarak, kendi içinize dönüp bakarak okunması gereken bir yüzleşme metni. Eğer “Ben kimim?”, “Kararlarımı alırken konuşan bu ses gerçekten benim iradem mi yoksa nefsim mi?” diye sormaya cesaretiniz varsa, Fatih Duman’ın bu şaheseri kütüphanenizdeki en değerli rehberlerden biri olacak.
Unutmayın; Mahmud nefsiyle savaşırken o ciğerleri sattı. Peki, biz kendi “Ene”mizi susturmak için neyimizi feda etmeye hazırız?


İlk yorum yapan siz olun