İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Dinleniyorum” Sanıyordum… Meğer Başka Bir Şey Oluyormuş

Bir sabah masanın başına oturuyorsun. Kahve hazır, bilgisayar açık, yapılacak iş belli. Ama daha dosyayı açmadan arkada bir video başlıyor, telefonda birkaç bildirim beliriyor, bir yandan da “şu podcasti de dinleyeyim, boş geçmesin” diye düşünüyorsun. Kağıt üzerinde çok üretken görünüyorsun; aynı anda öğreniyor, takip ediyor, haberdar oluyor, gündemden kopmuyorsun. Ama günün sonunda garip bir yorgunluk kalıyor insanda, hani çok şey tüketmiş ama hiçbir şeyi içine tam almamış gibi.

Ben bunu uzun süre normal sandım. Modern hayat böyle, dedim. İnsan artık yolda dinler, yemekte izler, beklerken kaydırır, iki dakika boş kalınca bir şeye bakar. İşin garip tarafı, bunların çoğunu dinlenmek için yapıyoruz. Fakat zihnin dinlenmesi bazen yeni bir şey almakla değil, aldığı şeyleri biraz kendi içinde yerine koymasıyla oluyor.

Boşluk bir eksiklik değil, sindirme alanı

Aşırı içerik tüketimi çoğu zaman “bilgiye açık olmak” gibi görünüyor. Elbette öğrenmek güzel, merak güzel, dünyadan haberdar olmak da değerli. Ama zihnin bir kapasitesi var. Sürekli yeni içerik aldığında, düşünceler birbirine karışıyor; haber, video, mesaj, yorum, karşılaştırma, küçük bir kıskançlık, biraz kaygı, biraz merak derken içerisi kalabalıklaşıyor.

Burada mesele telefonu kötülemek değil. Mesele, her boşluğu otomatik olarak doldurma alışkanlığını fark etmek. Çünkü boşluk dediğimiz şey aslında zihnin kendini toparladığı yer. Nasıl yemek yedikten sonra sindirim için zamana ihtiyaç varsa, zihnin de izlediğini, duyduğunu, yaşadığını sindirmek için sessiz alanlara ihtiyacı var. Bu alan olmayınca insan çok şey bilir gibi oluyor ama kendi ne düşündüğünü duymakta zorlanıyor.

Byung-Chul Han’ın Şey-Olmayanlar kitabını okurken buna yakın bir şeyi düşünmüştüm. Dijital hayat bize sürekli veri ve uyarı veriyor; ama her uyarı, anlam demek değil. Bazen anlam, gelen şeylerin çoğalmasından değil, arada durup hangisinin gerçekten içimize değdiğini fark etmekten çıkıyor. Şey-Olmayanlar — Byung-Chul Han

Dinleniyorum sanırken zihne yeni iş vermek

Bir içerik açtığımızda sadece izlemiyoruz. Aynı zamanda kıyaslıyoruz, yorumluyoruz, tepki veriyoruz, hatırlıyoruz, bazen sinirleniyoruz, bazen de kendimizi eksik hissediyoruz. Sosyal medya bunun en belirgin örneği ama mesele sadece sosyal medya değil; haberler, videolar, podcastler, hatta iyi niyetle açtığımız kişisel gelişim içerikleri bile zihne yeni dosyalar açıyor.

Bu yüzden gün sonunda “ben bugün bir şey yapmadım ki, neden bu kadar yoruldum?” dediğimiz anlar oluyor. Çünkü beden belki koltuktaydı ama zihin sürekli mesaideydi. Bir bildirimden diğerine, bir videodan başka bir fikre, bir yorumdan eski bir kaygıya geçip durdu. İnsan bazen dinlenmediğini, sadece dikkatini başka yerlere dağıttığını biraz geç fark ediyor.

Bunu anlamak için küçük bir test yeterli olabilir. Bir dahaki sefere telefona elin gittiğinde kendine şunu sor: “Bunu gerçekten seçiyor muyum, yoksa sadece boşluktan mı kaçıyorum?” Bu soru biraz rahatsız edebilir, biliyorum. Çünkü çoğu zaman cevabın “kaçıyorum” olduğunu fark etmek insanın hoşuna gitmiyor. Ama tam da o fark ediş, alışkanlığın otomatik kapısını bir anlığına durduruyor.

Sıkılmak sandığımız kadar kötü olmayabilir

Sıkılmayı genelde hemen kurtulmamız gereken bir hal gibi görüyoruz. Çocukken bile “sıkıldım” dediğimizde bir şey bulmamız beklenirdi; büyüyünce de bunu telefon kendi kendine çözdü. Artık sıkılmaya fırsat kalmadan ekran açılıyor. Fakat sıkıntı bazen zihnin “bana yeni bir şey verme, elimdekileri biraz toparlayayım” deme biçimi olabilir.

İnsanın aklına bazı iyi fikirlerin yürürken, duşta, arabada, sırada beklerken gelmesi tesadüf değil. O anlarda zihin dışarıdan sürekli yeni malzeme almıyor; elindeki parçaları birleştiriyor. Biz bu boşlukları da içerikle doldurduğumuzda, düşüncenin kendi kendine çalışacağı küçük alanları kapatmış oluyoruz. Sonra “niye bu kadar dağınığım?” diye kendimize kızıyoruz, halbuki zihne hiç boş masa bırakmamışız.

Burada uygulanabilir küçük bir pratik var. Gün içinde sadece 10 dakikalık bir içeriksiz boşluk seç. Yürürken kulaklık takma, yemek yerken ekran açma ya da kısa bir yolculukta hiçbir şey dinleme. Bunu bir dijital detoks gösterisine çevirmene gerek yok. Sadece 10 dakika boyunca zihnin ne yaptığını izle.

10 dakikalık küçük deney

Bu deneyin amacı kendini disiplinli biri gibi hissetmek değil. Daha sade bir şey: otomatik tüketimle bilinçli seçim arasındaki farkı görmek. İlk dakikalarda elin telefona gidebilir, biraz huzursuzluk olabilir, hatta “ne gerek var şimdi buna?” diye içinden geçebilir. Çok normal. Çünkü zihin alıştığı uyarıyı arıyor.

Deneyden sonra üç soruyu not etmek işe yarıyor. Birincisi: “Boşlukta ilk neye kaçmak istedim?” İkincisi: “Zihnim bana hangi düşünceyi getirdi?” Üçüncüsü: “Bu 10 dakikadan sonra kendimi daha dağınık mı, daha toparlanmış mı hissettim?” Cevaplar büyük olmak zorunda değil. Bazen sadece “meğer ben gerçekten yorulmuşum” demek bile iyi bir başlangıç.

Asıl mesele içerikten tamamen uzaklaşmak değil. Ben de izliyorum, okuyorum, dinliyorum; hatta çoğu zaman bunlardan besleniyorum. Ama artık şunu daha çok önemsiyorum: tükettiğim şey beni gerçekten besliyor mu, yoksa sadece boşluğu kapatıp kendi sesimi duymamı mı erteliyor? Bu soru basit görünüyor ama günün ritmini değiştirecek kadar güçlü.

Belki bugün sadece bir öğünü ekransız yersin. Belki eve dönerken son 10 dakikada kulaklığı çıkarırsın. Belki de yatmadan önce telefonu eline almadan, bir bardak su içip iki dakika oturursun. Büyük kararlar gibi görünmüyor bunlar; ama zihnin yeniden kendine yer açması çoğu zaman böyle küçük boşluklarla başlıyor.

İlk yorum yapan siz olun

Düşüncelerin benim için önemli...

Mustafa Kurt sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin